Hz. Fatıma Zehra (s.a)

Hz. Fatıma Zehra (s.a) (Arapça: فاطمة الزهراء) (Hicretten önce 8 veya 13, Mekke/Hicri 11, Medine) babası İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) ve annesi Hz. Hatice’dir (s.a). Hz. Fatıma (s.a), Hz. İmam Ali’nin (a.s) eşi ve Hz. Hasan (a.s) ile Hz. Hüseyin‘nin (a.s) annesidir. Hz. Fatıma (s.a) şia inancına göre Ehl-i Aba (Ashab-ı Kisa) ve On Dört Masum‘dandır.
Hz. Fatıma (s.a) mübahele olayında Hz. Peygamber’in (s.a.a) yanında olan tek kadın idi.

Hz. Zehra (s.a) babası Hz. Resul-ü Kibriya Efendimizin (s.a.a) eğitim ve terbiyesi altında yetişti. Mekke‘de Müslümanların, müşrikler tarafından ekonomik ve sosyal abluka ile muhasaraya alındıkları çetin bir dönemde, annesi Hz. Hatice’yi kaybetti. Aynı yıl Hz. Peygamber’in (s.a.a) en önemli hamisi olan amcası Ebu Talib’in vefat ettiği “Hüzün” yılıdır. İşte böyle zor bir dönemde küçük yaşta olmasına rağmen, babası Hz. Peygamber‘i (s.a.a) desteklemiş ve çok yardımcı olmuştur. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Fatıma’ya (s.a) “Ümmü Ebiha” (babasının annesi) lakabını takmıştır.

Hz. Fatıma (s.a) Medine’ye hicret ettikten sonra Hz. Ali (a.s) ile evlendi. Hz. Fatıma (s.a) ev işlerini kimseye yüklemez ve yardım alabileceği halde hepsini kendisi yapardı. Yemek, içmek ve giyimde en aza kanaat ederdi. Geceleri ise, çok ibadet ederdi. Hasan Basri şöyle diyor: “Bu ümmete Fatıma’dan (s.a) daha abid birisi gelmemiştir. Namaza o kadar çok dururdu ki ayakları şişerdi.” Babasından öğrendiği İslami öğretileri kadınlar arasında yayardı. Hz. Peygamberimiz (s.a.a) kendisini çok sever ve her gün onu ziyaret ederdi. 

Kendisi, Necran Nasranileriyle yapılan “Mübahele” gününde Hz. Peygamber’in (s.a.a) yanında bulunan tek kadındır. Hz. Fatıma (s.a), Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra, hicri on birinci yılda Cemaziyelahir ayının üçüncü günü Medine’de hayatını kaybetti. Hz. Zehra (s.a) kendi vasiyeti üzerine, gece vakti Müminlerin Emiri Ali (a.s) tarafından gizlice defnedildi.

Hz. Fatıma (s.a) fasih ve beliğ Arap kadınlarındandır. İbn-i Tayfur (ö. 280) Hz. Fatıma’ya (s.a) ait hutbeleri “Belağatü’n-Nisa” adlı kitapta nakletmiştir. Fedek hakkındaki hutbesini Ebu Talip hanedanı kendi çocuklarına öğretiyorlardı.

Nesep, Künye ve Lakaplar

Hz. Fatıma’nın (s.a) babası Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) ve annesi ise, Huveylid b. Esed b. Abdüluzza b. Kusay b. Kilab’ın kızı Hatice’dir (s.a).

Hz. Fatıma’nın (s.a) çok sayıda lakapları vardır. Bunlar: “Zehra”, “Sıddıka”, “Tahire”, “Raziye”, “Merziye”, “Mübareke”, “Betül”… Bunlardan en çok bilinenleri ise, “Zehra”dır. Bazen ismiyle birlikte “Fatıma Zehra” olarak anılır veya Arapça terkibi ile “Fatımatü’z-Zehra” şeklinde gelir. Kendi isminden bile çok kullanılan “Zehra” parlayan, parlak, aydın vb. gibi anlamlara gelir.

Hz. Fatıma’nın (s.a) bir kaç tane künyesi vardır. Bu künyelerin en ünlüleri şunlardan ibarettir: “Ümmü Ebiha”, “Ümmü’l Eimme”, “Ümmü’l Hasan” ve “Ümmü’l Hüseyin”.

Doğumu ve Şehadeti

Hz. Fatıma (s.a) Mekke’de Hz. Peygamberin (s.a.a) evinde dünyaya geldi. Ancak Şia ve Sünni kaynaklarında dünyaya gelişi hakkında farklı görüşler vardır. Ehlisünnet tarihçileri, Hz. Fatıma’nın (s.a) doğumunu Allah Resulü’nün (s.a.a) Bi’set’inden (peygamberliğinden) beş yıl önce ve Kâbe’nin yenilendiği yıl olarak kaydetmiştir. Ama Kuleyni, “Usul-u Kâfi” kitabında şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma’nın (s.a) viladeti Bi’set’ten beş yıl sonra gerçekleşmiştir. Yakubi ise şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma (s.a) vefat ettiğinde (şehit olduğunda) yirmi üç yaşındaydı.[7] Dolayısıyla, doğumu Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’set yılında olması gerekir. Aynı zamanda bu görüş, Şeyh Tusi’nin Hz. Fatıma’nın (s.a) Hz. Ali (s.a) ile evlendiğinde yaşının (Hicretten beş ay sonra) on üç olduğunu belirttiği görüşle de uymaktadır.

“Dünya kadınlarının en üstünü dört kişidir: “İmran’ın kızı Meryem (s.a), Hz. Muhammed’in (s.a.a) kızı Fatıma (s.a), Huveylid’in kızı Hatice (s.a) ve Firavun’un hanımı Asiye (s.a).”—Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a), Keşfü’l-Ğumme, c. 2, s. 76.

Şia ve Ehlisünnet kaynaklarında Hz. Fatıma’nın (s.a) nutfesinin nasıl oluştuğuna dair hadisler bulunmaktadır. Rivayetlere göre Hz. Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.a) Allah’ın emri ile kırk gece Hz. Hatice’den (s.a) uzak durmuş; ibadet ve oruçla geçen kırk günün ardından Miraç’a çıkmış; orada cennet yemeği yahut meyvesini yedikten sonra, Hz. Hatice’nin (s.a) yanına gelmiş ve ardından Hz. Fatıma’nın (s.a) nuru, Hz. Hatice’de (s.a) yerleştirilmiştir.

Şia ve Sünni kaynakları, Hz. Fatıma’nın (s.a) Hicretin on birinci yılında dünyadan göçtüğünde ittifak etmişler, ancak ay ve gününde anlaşamamışlardır. Bu konu hakkında bazıları Hz. Fatıma’nın (s.a) biricik babasının vefatından sonra yirmi dört gün yaşadığını aktarmışlar ve bazıları ise, bu süreyi sekiz ay olarak geçmiştir. Şialar arasında meşhur olan görüş ise, babasından üç ay sonra dünyadan göçtüğü yönündedir.Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.a) Sefer ayının yirmi sekizinde vefat ettiği düşünülürse, bu tarih Cemaziyelahir’in üçüne denk gelmektedir.

Hz. Fatıma’nın (s.a) doğum günü hakkındaki farklı görüşlerin olması, doğal olarak yaşadığı sürenin ne kadar olduğu konusunda da ihtilafların olmasına neden olmuştur. Bu süreyi on sekiz ile otuz beş arasında zikretmişlerdir. Eğer doğumunu Hz. Peygamber’in (s.a.a) Bi’set’inin beşinci yılının Cemaziyelahir ayı olarak ve şehadetini de Hicretin on birinci yılı olarak ele alırsak, bu iki tarih arasındaki fasıla on sekiz küsür yıl olacaktır. Bu görüş, İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer-i Sadık’tan (a.s) nakledilen iki güvenilir rivayetle de desteklenmektedir.

Çocukluk Dönemi

Hz. Fatıma (s.a) babası Hz. Resul-ü Kibriya Efendimizin (s.a.a) evinde ve onun dini eğitim ve terbiyesi altında yetişti. Çocukluk dönemi – ki İslam’ın olgunlaşmaya başladığı ve müşrikler tarafından Müslümanlara baskıların yapıldığı dönemlere rastlamaktadır- baştan ayağa Müslümanlar için imtihan ve işkencelerin olduğu bir dönemdir.Bu devre, kuru ve yakıcı Şi’b-i Ebi Talip deresindeki açlık, susuzluk ve acılarla geçen; ayrıca ekonomik ve sosyal abluka ile muhasaranın olduğu bir devredir. Bu vakitler aynı zamanda Hz. Fatıma’nın (s.a) azizlerini kaybettiği vakitlerdir. Annesi Hz. Hatice (s.a) ve aynı şekilde Hz. Peygamber’in (s.a.a) en önemli hamisi olan amcası Ebu Talib’in (a.s) hayatlarını kaybettiği dönemlerdir.İşte bu dönemlerde babası Hz. Peygamber’i (s.a.a) desteklemesi ve kendisini yatıştırmasından dolayı Hz. Peygamber (s.a.a) kendisine “Ümmü Ebiha” (babasının annesi) lakabını takmıştır. Bu da onun Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.a) yanındaki değer ve makamını ortaya koymaktadır.

Müslümanların Mekke’den Yesrib’e hicretleri de bu dönemlerde gerçekleşmiş ve sonraları bu Hicret İslam tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Medine’ye gittikten sonra, ailesi de oraya gittiler. Belazuri şöyle yazmaktadır: Zeyd b. Harise ve Ebu Rafi, Hz. Fatıma (s.a) ve Ümmü Gülsüm’ü oraya götürmekle görevlendirilmişti. Ancak İbn-i Hişam, Abbas b. Abdulmuttalib’in onları götürmek için görevlendirildiğini yazmıştır. Her ne olursa olsun, Hz. Zehra (s.a) ve Ümmü Gülsüm, kendilerini götürmekle görevli kişilerin eşliğinde hicret etmişlerdir. Bu esnada Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) azılı düşmanlarından ve devamlı kendisini kötüleyen Huveyris b. Nukeyz onların yanına gelerek, develerine zarar vermiştir. Deve ürkerek kaçınca, Hz. Fatıma (s.a) ve Ümmü Gülsüm yere düşmüş ve yaralanmışlardır. İbn-i Hişam ve bazı tarihçiler Hz. Fatıma’nın (s.a) bu olayda yaralandığını belirtmemişlerdir. 

Bu belgelerin mukabilinde yine önemli tarihçilerden olan Yakubi ise: Hz. Ali b. Ebu Talip’in (a.s) onu Medine’ye götürdüğünü yazmaktadır. Şia kaynakları Yakubi’nin yazdıklarını teyit etmektedir. Örneğin Şeyh Tusi, “Emali” kitabında Hz. Peygamberin (s.a.a) Kuba’da beklediğini ve “Amca oğlum Hz. Ali b. Ebu Talip ve kızım gelmeyene kadar Medine’ye girmeyeceğim” dediğini yazmıştır. Tıpkı Şeyh Tusi’nin yazdığına göre, Hz. Fatıma’nın (s.a) yanı sıra İmam Ali’nin (a.s) annesi Hz. Fatıma binti Esed ve Abdülmuttalib b. Zübeyr’in (Dabaet’in nakline göre Zübeyr’in) kızı Fatıma da Hz. İmam Ali (s.a) ile birlikte hicret etmişlerdir.

Evlilik

Hz. Fatıma’nın (s.a) çok taliplisi vardı. Hz. Peygamberin (s.a.a) ashabından Ömer, Ebu Bekir, Abdurrahman b. Afv vb. gibileri kendisine talip olmuşlar, ancak Peygamber Efendimiz (s.a.a) kabul etmemiş ve onlara cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Fatıma daha küçüktür”. Ancak Hz. Ali (a.s) Hz. Fatıma’yı (s.a) istediğinde Peygamberimiz (s.a.a) kabul etmiştir. Peygamber Efendimiz Hz. Fatıma’ya (s.a) şöyle buyurmuştur: “Seni ilk Müslüman olan kişiyle evlendiriyorum”  Aynı şekilde Muhacirlerden de bir grup Hz. Fatıma’ya talip olmuş ancak Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Fatıma’nın evlilik işi Allah’ın elindedir. Eğer kendisi uygun görür ve münasip bilirse, o şekilde olacaktır ve ben ilahî hükmü beklemekteyim” 

Hz. Fatıma’nın (s.a) Hz. Ali (a.s) ile evliliği Hicretin ikinci yılında Medine’de gerçekleşti. Hz. Fahr-i Kâinatın (s.a.a) kızının mehri, yaklaşık olarak 400 dirhemdir. İmam Ali (a.s) eşyalarından birisini satarak bu parayı elde etti. Bu eşyanın ne olduğu konusunda fikir ayrılığı vardır. Bazı tarihçiler bunun kalkan, bazıları koyun derisi yahut Yemen gömleği veya deve olduğunu yazmışlardır. Her ne olursa olsun, Hz. Ali (a.s) o eşyasını satarak Peygamber Efendimiz’in (s.a.a) yanına gelir. Resul-ü Kibriya Efendimiz (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) parasını saymadan bir kısmını Bilal’e verir ve şöyle der: “Bu para ile kızıma güzel koku al!” ve geri kalan parayı ise, Ebu Bekir’e verir ve şöyle der: “Bu parayla kızımın ihtiyaç duyduğu şeyleri temin et.” Ammar-ı Yasir ve birkaç yarenini de Hz. Zehra’nın (s.a) çeyizine uygun görülen şeyleri almaları için Ebu Bekir’le gönderir. Şeyh Tusi, Hz. Zehra’nın (s.a) çeyizini şu şekilde kaydetmiştir: Yedi dirhem değerinde bir gömlek, dört dirhem değerinde bir başörtüsü, Hayber malı siyah bir kadife, hurma liflerinden yapılmış bir divan, üzeri hurma yaprakları ile örülmüş bir divan, Mısır keteninden mamul ve birinin içi lifle, öbürünün ise yünle doldurulmuş iki döşek, içleri izhirden (Mekke samanı, Burya bitkisi, bir çeşit ince yapraklı ve ilaç özelliği de olan kokulu bir bitkiden) doldurulmuş Taif derisinden dört yastık, yünden yapılmış bir perde, Hacer yapımı bir hasır (Hacer’den maksat Bahreyn’in merkezidir), bir el değirmeni, bakır bir çamaşır leğeni, deriden yapılmış bir su kabı, ahşap bir kap, süt sağmak için bir kâse, su için bir kırba (tulum), ziftle kaplanmış mitehre (ibrik, abdest kabı ve temizlikte kullanılan şeyler), yeşil bir testi ve topraktan yapılmış birkaç tane çömlek.

Evliliğin üzerinden birkaç gün geçmemişti ki Hz. Fatıma’nın (s.a) Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.a) uzak kalışı kendisine ağır gelmişti. Çünkü uzun yıllar boyunca yanında kalmıştı ve Hz. Hatice’nin (s.a) hatırasını Efendimize (s.a.a) yaşatmaktaydı. Hz. Hatice’nin (s.a) vasfı hakkında şöyle buyurmuştur: “Hatice’nin (s.a) yerini kim alacaktır? İnsanlar beni yalanladıklarında o doğrulamış; herkes beni terk ettiğinde o Allah’ın dinine iman ve malıyla yardımcı olmuştur.” Bundan dolayı damat ve geline kendi evinde yer verme kararı aldı. Hz. Hatice’nin (s.a) yadigarının her zaman yanında olmasını istedi. Ancak o, şu anda Hz. Ali’nin (s.a) eşiydi ve onun evinde kalmalıydı. Eğer kendi evine yakın bir yerde onlara bir yer hazırlarsa, rahatlayacaktı. Ama Medine Müslümanlarının zahmete düşebilmeleri de mümkündü. Sonunda gelin ve damada kendi evinde yer vermeye karar verdi. Ancak bu zor bir işti. Çünkü kendi evinde iki kadın (Sevde ve Ayşe) yaşamaktaydı.

Ashabından Harise b. Numan bu olaydan haberdar olarak Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gelir ve şöyle der: Benim evlerimin hepsi sana yakındır. Kendim ve neyim varsa hepsi sizindir. Allah’a and olsun ki malımı bana bırakmandan alman daha sevimlidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) cevap olarak şöyle buyurur: “Allah seni mükâfatlandırsın”. O günden sonra Hz. Fatıma (s.a) ve Hz. Ali (a.s) Harise’nin evlerinden birisine taşındılar.

Aile Yaşamı

Hz. Fatıma (s.a) yemek ve giyimde en aza kanaat ederdi. Ev işlerini de kimseye yüklemezdi. Su taşımaktan ev süpürmeye, mısır veya buğday öğütmekten çocuk bakmaya, hepsini kendisi yapardı. Bazen tek eliyle değirmeni çeker, buğday veya mısırı öğütür ve diğer eliyle de bebeğini uyuturdu. İbn-i Sa’d kendi senediyle İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet etmektedir: Zehra (s.a) ile evlendiğimizde yer sergimiz koyun derisi idi. Geceleri onun üzerinde uyur ve gündüzleri su taşıyan devemize onun üzerinde ot verirdik. Bu deveden başka bir hayvanımız da yoktu.

Hz. Ali (a.s) Ben-i Sa’d kabilesinden bir adama şöyle der: “Fatıma ve kendi hakkımda sana bir şey anlatmamı ister misin? Fatıma babasının gözünde en değerli kişi idi. O, benim evimde kırba ile çok su taşıdı. O kadar çok el değirmeni ile bir şeyler öğüttü ki ellerinin içi nasır bağladı. Evi o kadar çok süpürdü ki örtüsü toprak rengini aldı.

Rivayetlerde nakledildiğine göre, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Fatıma (s.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) evine gelir, onlara sevgisini gösterir ve çokça iltifatlarda bulunurdu. Bir gün Hz. Fatıma’ya (s.a) “Eşini nasıl buldun?” diye sorar. Hz. Fatıma (s.a) şöyle cevap verir: “En üstün eştir…” Daha sonra Hz. Ali’ye (s.a) Hz. Fatıma’yı (s.a), Hz. Fatıma’ya (s.a) da Hz. Ali’yi (s.a) koruyup kollamasını öğütler. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a and olsun ki o günden Fatıma (s.a) hayatta olduğu son güne kadar onu öfkelendirecek hiçbir iş yapmadım ve hiçbir şeye onu zorlamadım. O da hiçbir zaman beni öfkelendirmedi ve hiçbir şeyde itaatsizlik etmedi. Gerçekten ona her baktığımda üzüntü ve kederim bertaraf olur giderdi. 

Hz. Fatıma (s.a) Hz. Ali (a.s) ile müşterek yaşamında evin işlerini görür, yemek ve ekmek hazırlardı. Hz. Ali (a.s) ise, ev dışındaki işleri yapar, yaşam gereklerini yerine getirirdi.

Babaya Yardım

Uhud Savaşı’ndan sonra, Hz. Zehra’ya (s.a) “babasının savaş esnasında yaralandığı, bir taşın yüzüne isabet ettiğini ve yüzünün kanlara boyandığı” haberini verirler. Hz. Zehra (s.a) bir grup kadınla birlikte yola düşer. Yanlarına su ve yiyecek şeyler de alarak savaş meydanına giderler. Kadınlar yaralılara su verir ve yaralarını sararlar. Hz. Fatıma (s.a) babasının yarasını temizler, ancak kan durmaz. Kanın durması için biraz sazlık yakar ve külünü yaraya koyar. Bu savaşta Hz. Peygamberin amcası Hz. Hamza (a.s) ve yetmişin üzerinde Müslüman şehit olur. Bu olaydan sonra, tıpkı Vakıdi’nin yazdığına göre, Hz. Fatıma (s.a) iki üç günde bir kendisini Uhud’a ulaştırır, şehitlerin mezarlarının başında ağlar ve onlara dua ederdi.

Çocukları

Peygamber kızı, Hz. Ali’ye (a.s) “Hasan” ve “Hüseyin” (a.s) adlı iki oğul ile “Zeynep” ve “Ümmü Gülsüm” adlarında iki kız vermiştir. Tarih ve siyer yazarlarından hiç kimse bu dört çocuğun varlığı hakkında tereddüt etmemişlerdir. İmam Hasan (a.s) Hicretin üçüncü yılı Ramazan ayının ortasında ve İmam Hüseyin (a.s) ise, Hicretin dördüncü yılı Şaban ayında dünyaya gelmiştir.

Şianın tezkire yazarlarıyla bir grup Ehlisünnet uleması, Peygamber kızının ‘‘Muhsin’’ adlı bir oğlunun daha olduğunu yazmışlardır. Hicretin 236. yılında vefat eden Kureyş nesep yazarı Mus’ab Zübeyri “Muhsin” ismini zikretmemiştir. Ancak Belazuri (Ölümü 279) şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma (s.a) Hz. Ali (a.s) için “Hasan”, “Hüseyin” ve “Muhsin” adlı çocukları doğurmuştur. Muhsin küçük yaşta ölmüştür. Ayrıca şöyle yazmaktadır: Muhsin dünyaya geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Fatıma’ya (s.a) şöyle sordu: “Ona ne ad koydun?” Dedi ki: “Onun adı Muhsindir”. Ali b. Ahmed b. Said Endülüsi (384–456) “Cumhuretu Ensabü’l Arab” adlı kitabında şöyle yazmaktadır: Muhsin küçük yaşlarda öldü.

Şeyh Müfid, Hz. Ali’nin (a.s) Hz. Fatıma’dan (s.a) olma çocukları hakkında şöyle yazmaktadır: Hasan, Hüseyin, Zeyneb-i Kübra ve künyesi Ümmü Gülsüm olan Zeyneb-i Suğra. Bu babın sonunda ise, şöyle yazmaktadır: “Şialar diyorlar ki Fatıma (s.a), Peygamberden (s.a.a) sonra bir çocuğunu düşürdü. Ona gebe olduğu sırada onun adını “Muhsin” koymuştu.” Taberi ise şöyle yazmaktadır: “Diyorlar ki Fatıma’nın (s.a) Ali’den (a.s) olma küçük yaşta ölen “Muhsin” adlı bir çocuğu daha vardı.” Şii rivayetlerde ve bazı Ehlisünnet kitaplarında kaydedildiğine göre bu çocuk (Muhsin) Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra yaşanan çekişme ve kargaşa sırasında Hz. Fatıma’nın (s.a) aldığı darbe sonucu düşmüştür.

İbadet

İmam Cafer-i Sadık (a.s) kendi babaları aracılığı ile Hz. Hasan b. Ali’den (a.s) şöyle bir rivayet nakletmektedir: Annem, Cuma geceleri sabaha kadar mihrapta ibadete durur ve dua etmek için ellerini açtığında imanlı erkek ve kadınlara dua ederdi. Ancak kendisi hakkında bir şey demezdi. Bir gün kendisine dedim ki “Anneciğim! Neden başkalarına ettiğin gibi kendin için de dua etmiyorsun?” Buyurdu ki: “Oğulcuğum! Komşu daha önceliklidir.”

“Tesbihat-ı Fatıma (s.a)” diye ünlenen, Şii, Sünni ve diğer güvenilir kaynak ve belgelerde rivayet edilen kendisine ait tesbihler, herkesin nazarında meşhurdur. Sünneti yerine getirmekte kendilerini zorunlu bilenler. Bu tesbihleri her namazdan sonra: “otuz dört defa Allahu Ekber, otuz üç defa el-Hamdulillah ve otuz üç defa Subhanallah” demektedirler. 

Ayrıca Seyyid İbn-i Tavus’un “İkbal” adlı kitabında öğlen, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarından sonra düzenli bir şekilde okuduğu duaları rivayet etmiştir. Aynı şekilde zorluk anlarında okunan başka dualarını da nakletmiştir. Kendilerini dua ve müstehap amelleri yerine getirmekle mükellef bilenlerin bu dualara aşinalıkları vardır. Ehlisünnet’in ileri gelenlerinden Hasan-ı Basri şöyle diyor: “Bu ümmete Fatıma’dan (s.a) daha abid birisi gelmemiştir. O, namaz ve ibadetlere o kadar çok önem verirdi ki ayakları şişerdi.”

Hz. Fatıma’nın (s.a) Allah ve Peygamberin yanındaki yeri

Şia ve Ehlisünnet alimleri Hz. Fatıma’ya (s.a) sevgi ve muhabbet beslemenin önemini vurgulamış ve tavsiye etmişlerdir. Alimler, Şura suresinde “Meveddet ayeti” diye meşhur olan 23. ayete göre Hz. Fatıma’ya (s.a) muhabbet ve sevgi beslemenin gerekliliğini beyan etmişlerdir. Meveddet ayetinde Peygamber Efendimizin (s.a.a) risaletinin karşılığı yakınlarına muhabbet ve sevgi beslemek olarak beyan edilmiştir. Müfessirler ayette geçen “Yakınlardan” maksadın Ehlibeyt (a.s) olduğunu söylemişler ve rivayetlerde Peygamberin Ehlibeyti Hz.Fatıma (s.a), İmam Ali (a.s), İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) olduğu açıkca zikredilmişdir. Meveddet ayetine ilave olarak, Peygamber Efendimizden (s.a.a) gelen rivayete göre, Hz. Fatıma’nın (s.a) gazabı Allah’ın gazabı; onun rıza ve memnuniyeti de Allah’ın rıza ve memnuniyetidir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) Hz. Fatıma’ya (s.a) olan muhabbet, ilgi ve alakası başkalarına olan ilgi ve alakasından çok daha fazlaydı. Ona karşı her zaman hürmetli ve saygılıydı. Peygamber Efendimizden (s.a.a) gelen başka bir hadis de Hz. Fatıma’yı (s.a) teninin bir parası olarak tanıtmış ve şöyle buyurmuşlardır: “Her kim Fatıma’ya eziyet etse, bana eziyet etmiştir.” Bu rivayeti ilk olarak şia alimlerinden Şeyh Müfid ve Ehlisünnet alimlerinden Ahmet İbn-i Hambel çeşitli şekillerde nakletmişlerdir.

Fazilet ve Erdemleri

  • Ahmed b. Hanbel’in “Müsned” kitabında defalarca nakledilen rivayetlerin tamamının içeriğine göre, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a), Tathir ayetinin numuneleri hakkında şöyle buyurmuştur: “Fatıma (s.a), eşi ve iki oğlu. Yine Sahabenin faziletlerinde rivayetedildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.a) altı ay boyunca sabah namazına gitmeden önce Hz. Fatıma’nın (s.a) evinin önünde durur ve şöyle seslenirdi: “Ey Ehlibeyt! Namaz! Namaz! Ey Ehlibeyt! “Allah sizden yalnızca her türlü kir ve günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”
  • Ehlisünnetin çeşitli kaynaklarına göre, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) değerli kızı Hz. Fatıma’ya (s.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Şüphesiz Allah senin gazabınla gazaplanır ve senin hoşnut olmanla razı olur. 
  • Ehlisünnet kaynaklarının Peygamber Efendimiz’den (s.a.a) naklettiğine göre, Hz. Fatıma’ya (s.a) şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Âlemlerin kadınlarının, bu ümmetin ve mümin kadınlarının efendisi olmaktan hoşnut olmaz mısın? “Âlemlerin kadınlarının efendisi/Seyyidetü’n-Nisai’l Âlemin” tabiri İmam Ali (a.s) tarafından da Hz. Zehra (s.a) için mezarının başında kullanılmıştır.
  • Hz. Fatıma’nın (s.a) Muhaddise olması. Hâlbuki o, ne imamdır ve ne de peygamber. Muhaddise: Şu yollardan biri aracılığı ile çeşitli eşyanın hakikatini bilmektir:
  1. Mebde-i A’lâ’dan, ilmin ilham ve mukaşefe yoluyla bilinmesi.
  2. Veya başkalarına gizli olan hakikatlerin onun kalbine akmasıdır. Hakeza Muhaddise: Meleğin sesini duyar ama onu görmez. Fatıma’nın (s.a) Mushaf’ı da Hz. Fatıma (s.a) ile meleğin konuşmalarından alıntıdır. O konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) söyler ve o da yazardı. Mushaf’ta helal ve haramlar yer almamaktadır. Ancak gelecekteki şeylerin ilimleri yer almaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de de Hz. Fatıma’nın (s.a) faziletlerine delalet eden ayetler bulunmaktadır. Örneğin: Meveddet Ayeti (Şura, 23), Mübahele Ayeti (Al-i İmran, 61), İt’am Ayeti (İnsan, 8 ve 9). Ehlisünnet ve Şia yoluyla nakledilen hadislerde de Hz. Fatıma’nın (s.a) faziletlerini ortaya koyan hadisler zikredilmiştir. Örneğin: Bi’da (Parça) Hadisi, Enha Hadisi, Hassanet Hadisi, Buğz Hadisi, Levlake Hadisi… Ayrıca Ehlisünnet mensuplarının her biri de Hz. Fatıma’yı (s.a) bir şekilde methetmişlerdir.

Manevi Mirası

Hz. Fatıma’nın (s.a) konuşmaları, ibadi, siyasi ve toplumsal yaşamı bu güne bir miras olarak ulaşmış ve müslümanlar için önemli bir yere sahip olmuştur. Yazılan eserlerde de bu mirastan istifade edilmiştir. Hz. Fatıma’nın (s.a) mushafı, Fedek hutbesi, tesbih ve kendisine özgü namazı bu mirasın birer parçaları olmuştur.

  • Rivayetler, bu mirasın önemli bir kısmını oluşturmuştur. Bu rivayetler içerik açısından akaid, fıkıh, ahlak ve toplumsal başlıkları içermektedir. Bu rivayetler, Ehlibeyt ve Ehlisünnet kaynaklarında zikredilmiştir. Rivayetlerden bazıları Hz. Fatıma’nın (s.a) adına yazılmış “Müstened-i Fatıma” ve “Ehbar-ı Fatıma” da yer almış, bazıları da bu geçen uzun zaman zarfında kaybolmuş ve bu rivayetlerin senetlerine rical kitaplarında işare olunmuştur.
  • Hz. Fatıma’nın (s.a) mushafı, Hz. Fatıma’nın (s.a) bazı konularla alakalı olan, meleklerden duyduğu ve İmam Ali’nin (a.s) kaleme aldığı bir kitaptır. Şia’nın inancında bu kitap İmamların (a.s) yanında bulunmuş ve korunmuştur. Hazır olan İmam (a.s) ömrünün sonunda bu kitabı kendisinden sonra gelecek İmam’a (a.s) devretmiştir. Bu kitaba İmamlar’dan (a.s) başkasının ulaşması söz konusu değildir ve bu kitab şu anda İmam Mehdi’nin (a.f) yanında bulunmaktadır.
  • Fedek hutbesi, Hz. Fatıma’nın (s.a) meşhur konuşmalarından birisidir. Hilafet ve kendisine babasından miras kalan Fedek arazisi ile alakalıdır.
  • Hz. Fatıma’nın (s.a) tesbihi, Peygamber Efendimizin (s.a.a) kendisine öğrettiği bir zikirdir. Hz. Zehra (s.a) bu zikri öğrendikten sonra çok mutlu olmuştur.

Hz. Fatıma’nın (s.a) tesbihatı Ehlibeyt ve Ehlisünnet kaynaklarında nakledilmiştir. İmam Ali (a.s) bu zikri öğrendikten sonra hiçbir koşulda terketmemiştir.

  • Hz. Fatıma’nın (s.a) namazı, Hz. Fatıma’ya (s.a) babasının veya Cebrail’in (a.s) öğrettiği bir namazdır. Bazı metin ve dualarda bu namaza işaret edilmiştir.
  • Hz. Fatıma’ya (s.a) atfedilen şiirler, bu şiirler bazı tarih ve rivayet kaynaklarında gelmiş ve tarihi açıdan “Peygamber’in (s.a.a) hayatında” ve “vefatından sonra” diye iki kısma ayrılmıştır.

Musaf

“Mushaf” günümüzde yaygın manada Kuran’ı Kerim hakkında kullanılmaktadır. Ancak lügate müracaat ettiğimizde durumun farklı olduğunu göreceğiz. Mushaf, sözlükte “iki cilt arasına toplanmış sayfalar mecmuası” demektir. Günümüzde ise “kitap”  diye tabir edilmektedir. Dolayısıyla “Fatıma’nın (s.a) Mushaf’ı” denildiğinde maksat Fatıma’nın (s.a) kitabıdır ki bazı Ehlisünnet kaynaklarında da işaret edilmiştir. Ubey b. K’ab gibi raviler Hz. Fatıma’nın (s.a) yanında mevcut olan bu kitabın varlığını teyit etmişlerdir. Böylece İci’nin “Mevakif”, Curcani’nin “Şerhu Mevakif” ve Ebu Zühre’nin “İmam Sadık (a.s)” adlı eserlerinde “Şia, Müslümanların arasında rayiç olan Kuran’ın dışında Hz. Fatıma’ya (s.a) isnat edilen bir Kuran’a inanmaktadır” sözü geçersiz ve tutarsız bir beyandır. 

Mezkûr raviler, Şia kaynaklı rivayetlere müracaat etmediklerinden ve Mushaf’ın manasına dikkat etmediklerinden dolayı, böyle bir hataya ve gaflete düşmüşlerdir. Hz. Fatıma’nın (s.a) Mushaf’ı, muhtevası ve niteliği hakkında Şia kaynaklarında çok sayıda rivayetler nakledilmiştir. Bu hadislerde Mushaf’ın içeriğinin hacmi, ne zaman ve nasıl yazıldığı hakkında bilgiler verilmiştir. İlk bakışta bu rivayetler arasında birtakım ihtilaflar göze çarpsa da hadislere iyice dikkat edildiğinde mana ve yorumları herhangi bir iphama (şüpheye) yer bırakmamaktadır. -Bazı rivayetler, bu “Mushaf’ın” konularının Kur’an-ı Kerim’in konularından farklı olduğunu beyan etmişlerdir. 

– Birtakım hadislere göre, bu “Mushaf’ta” Hz. Fatıma’nın (s.a) vasiyetnamesi, evlatlarının tarih boyunca görecekleri musibetler , hazretin gelecekte vuku bulacak birtakım olaylardan haber vermesi ve yeryüzünde hükmedecek bütün padişahların isimleri vb. konular kayıtlıdır. – Bazı rivayetlere göre ise, bu “Mushaf’ta” bütün helal ve haram hükümler, hatta yarım kırbaca neden olacak amelin hükmü bile açıklanmıştır.

-Bazı rivayetlerde İmam Cafer-i Sadık (a.s) bir takım konuları, örnek olarak zındıkların belirecekleri zamanı önceden bildirmiş ve bunları Hz. Fatıma’nın (s.a) Mushaf’ına dayandırmıştır. Bu rivayetler arasında da herhangi bir uyumsuzluk ve çelişki söz konusu değildir. Çünkü belirtilen bütün konuların o “Mushaf’ta” yer aldığı muhtemeldir. Her rivayet aslında Mushaf’ın ayrı bir bölüm ve içeriğini beyan etmektedir.

Yazılış Zamanı ve Niteliği

Mushaf’ın ne zaman ve nasıl yazıldığı en önemli konulardan biridir. Çünkü burada Hz. Fatıma’nın (s.a) Cebrail (a.s) ve diğer meleklerle manevi bir bağ içinde olduğu meselesi anlaşılacaktır. “Mushaf’ın” yazılışı hakkında bir takım rivayetlerde şöyle ifadeler gelmiştir: Resul-ü Ekrem (s.a.a) konuları beyan ediyor ve Hz. Ali’de (a.s) yazıyordu. Mushaf’ın Hz. Fatıma’ya (s.a) atfedilmesi ve nispet verilmesi hakkında şunu diyebiliriz: Mushaf, Hz. Fatıma’nın (s.a) yanında bulunuyor ve hazret tarafından da muhafaza ediliyordu veya Mushaf’ın bazı konuları Hz. Fatıma (s.a) vasıtasıyla Hz. Ali’ye (a.s) ulaşmaktaydı.

Bazı rivayetlerde ise, Mushaf’ın doğrudan Allah-u Teâlâ tarafından Hz. Fatıma’ya (s.a) vahiy şeklinde imla edildiği gelmiştir. Bazı rivayetlerde şöyle gelmiştir: Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra, Allah-u Teâlâ Hz. Fatıma’nın (s.a) yanına bir melek gönderdi. Melek, Hz. Fatıma’nın (s.a) musibet acısını teselli edip, dindirmek, babasının cennetteki makamını göstermek ve muhtelif konular hakkında Hz. Fatıma (s.a) ile sohbet etmekle görevlendirilmişti. Hz. Fatıma (s.a) melekle aralarında geçen konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) aktardı ve Hz. Ali (a.s) da o konuşmaları imla etti. Bir rivayet, bu meleğin Cebrail (a.s) olduğunu bildirmiştir.[ İyice dikkat edildiğinde bu rivayetler arasında herhangi bir çelişki ve uyumsuzluğun olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü Allah-u Teâlâ, meleklerinden biri olan Cebrail’in (a.s) vasıtası ve diliyle Hz. Fatıma (s.a) ile konuşmuştur.  Uyumsuzluklar şöyle yorumlanabilir: Hz. Fatıma’nın (s.a) bir Mushaf’ı vardı. Bu kitabın bir bölümünü babası Allah Resul’ünden (s.a.a) aldığı konular ve diğer bir bölümünü de Cebrail (a.s) ile yaptığı konuşmalar oluşturmaktaydı.

Burada akıllara doğal olarak şöyle bir soru takılabilir: Bütün Müslümanların inancına göre Resulullah Seyyid Muhsin Emin; A’yanuş-Şia, c.1 “Hatemul Enbiya”dır ve vefatından sonra yer ve gök arasındaki irtibat, başka bir tabirle vahiy kesilmiştir. Bunu hem Şiiler ve hem de Sünniler kabul etmektedirler. O halde Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra Hz. Fatıma’nın (s.a) Cebrail (a.s) ile konuşması ve kendisine vahiy gelmesi nasıl düşünülebilir?

Bu itiraza şöyle cevap verilmektedir: Kur’an-ı Kerim’e göre meleğin inmesi ve Allah-u Teâlâ’nın melekleri aracılığıyla peygamber olmayan kimselerle olan irtibatı mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayet, meleğin Hz. Meryem (s.a) ile irtibat ve sohbetinden söz etmektedir. Allah-u Teâlâ, Hz. Musa’nın (a.s) annesiyle olan irtibatı vahiy olarak nitelemiştir. Hz. Meryem (s.a) ve Hz. Musa’nın (a.s) annesi gibi yüce kadınlar ile bu irtibat mümkün olduğuna göre, Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından “Bütün zamanlardaki âlem kadınlarının hanımefendisi” olarak vasfedilen Hz. Fatıma’nın (s.a) hakkında da bu irtibatın gerçekleştiği pekâlâ makul ve doğaldır. Vahyin kesilmesi, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki bağın kopmasından maksat, Allah-u Teâlâ’nın “peygamber” vasfındaki bir şahısla olan irtibatının kesilmesi, artık herhangi bir nübüvvet risaletinin olmayacağı şeklinde değerlendirilmelidir ve hakikatte budur zaten. Yoksa Hz. Meryem (s.a) ve Hz. Musa’nın (a.s) annesinin Allah-u Teâlâ ile olan irtibatlarını kim inkâr edebilir? Şia inancına ve hadislerine göre masum Ehlibeyt İmamları (a.s) ile Allah-u Teâlâ arasında bir bağ ve irtibat vardır. Ehlisünnet kaynaklarında da bazı şahıslar “Muhaddes” olarak tanıtılmışlardır. Muhaddes, yani ilahi meleklerle bir çeşit irtibatı olup, meleklerden hadis alan kimsedir.

Mushaf Nerededir?

Şia rivayetleri göstermektedir ki bu Mushaf, muhtelif zamanlarda masum İmamların (a.s) yanında muhafaza edilmiş, bir imamdan (a.s) bir başka imama (a.s) intikal etmiş ve yüce şahsiyetlerden (a.s) başka kimse o Mushaf’a ulaşamamıştır. Bu rivayetlere göre, Ehlibeyt İmamları (a.s) ondan istifadeyle gelecekte vuku bulacak birtakım hadiseleri önceden bildirmiş ve hükümlerini de beyan etmişlerdir. Son zamanlarda bazı yayıncılar tarafından “Sahifetu’z-Zehra (s.a)” adıyla yayımlanan kitap, o hazretin mushafıyla farklıdır. Çünkü bu kitapta genel olarak Hz. Fatıma’ya (s.a) isnat edilen dualara yer verilmiştir.


[17]-Elbette bu rivayetler ile mushafın Hz. Resulullah’ın (s.a.a) imlası olduğunu bildiren rivayetler arasında bir nevi uyumsuzluk göze çarpmaktadır. O rivayetler mushafın yazılış zamanını Hz. Resulullah’ın (s.a.a) hayatı dönemi olarak beyan etmiş ve bu rivayetler ise, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonrası olarak beyan etmektedir. Bu uyumsuzluğun giderilmesi için birçok yollar sunulmuştur: [18]- Birinci kısımdaki rivayetlerde geçen “Allah Resulü” ibaresinden maksat, Allah’ın elçisidir ve peygamberi değil. Dolayısıyla bunu Allah’ın herhangi bir meleğine de tatbik etmek mümkündür. (Seyyid Muhsin Emin; A’yanuş-Şia, c.1, s.311) Bazı âlimler bu cevabı eleştirerek, şöyle demişlerdir: Bu yorum güzel görünse de ancak “Resulullah” kelimesinin kullanıldığı yerlerle uyumlu değildir. Çünkü “Resulullah” kavramı İslami metinlerde genel olarak “Allah’ın peygamberi” anlamında kullanılmıştır ve mutlak olarak her elçi anlamında değil. İkinci olarak “Hz. Fatıma’nın (s.a) iki Mushaf’ı vardı” denilebilir. O mushaftan biri Hz. Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) beyanlarını içermekteydi ve diğeri ise, Cebrail’in (a.s) (Hz. Fatıma (s.a) ile) sözlerinin neticesidir. Aynı kaynak, s.314, Bu yorumun cevabı ise şudur: Rivayetler bir mushaftan söz etmişlerdir ve iki mushaftan değil.

 Pdf İndir